Taşa işlenen bir ‘Destan’…

Yukarıda gördüğünüz fotoğraflar Afrodisias antik ketinden günümüz görüntüleri. Alta aldığım fotoğraflar ise başka bir antik kente ait.

Her iki eski yerleşimden biri olan, Yesemek Hititlere ait (gerçekte  Hititler ne ad vermişti onu  bilmiyoruz) Ondan neredeyse bin sene sonra kurulan Afrodisias’la ortak özellikleri, her ikisinin de ‘Heykel Okulları’ olması. Hititli ustalar sert bazaltı yeğlerken, Afrodisias Okulu, insan ten rengine en yakın ‘Burdur Bej Mermerini’ işlemişler.

Bugün neredeyse dört bin yıllık ‘Heykel Geleneği’ olan güzel Anadolu’muzdan bir ‘Anıt-Destanın’ hikayesini size anlatmak istiyorum.

90lı yılların ortalarında sıkça gittiğim Bodrum-İzmir yolu üzerindeki Selçuk’ta İstasyon meydanında, özellikle yazları leylekleri seyrederek çayımı içer, dinlenirdim. Kimsenin size karışmadığı aksine sizi kendi iç dünyanızla baş başa bırakan bu meydanda, arada bir ‘Laklayan’ leyleklerin dışında hiç ses olmazdı. Bir sonraki gelişimde, aynı meydanın ortasına iki büyük blok beyaz mermerin yerleştirilmiş olduğunu gördüm. Çekilen bir elektrik kablosuna bağlı dönen testerenin taşta bıraktığı dayanılmaz vızıltıya karşın, leylekler yuvasında, halk meydan kahvesinde oturuyordu. Çoğu masanın boş olduğu çay bahçesinde mermerlere en yakın masaya oturdum. Başını güzelce sarmış bir adam elinde canavar, (elektrikli testereye işçilerin taktığı addır) mermeri kesmiyor adeta uğraşıyordu. Bir müddet sonra ara verdi, yüzü beyaz mermer tozu ile kaplı, sadece gözleri görünüyordu, geldi yanımdaki masaya oturdu. İşte Mehmet Aksoy’u ilk defa o gün yakından gördüm. Hiç konuşmadık, o kafasında, yaratacağı eserin, hangi detayını düşünüyordu bilemem.

Üç sene boyunca her geçişimde, bu sefer meraktan uğruyor, ‘Taşın taşlıktan sıyrılarak, bir şeyler anlattığını’ gözlemliyordum.

Ne yazık ki, bittiğinde eseri göremedim, açılışında bulunmak isterdim.

Ülkemin en ‘Güzel’ anıtı 1998 yılında açıldı. İsterseniz kendi yorumumuz yerine Sanatçı’nın kendi sözleri ile anlatalım bu eşsiz yapıtı.

‘Selçuk’taki Kurtuluş Yolu heykeli, çok farklı oldu. Değişik anlatımda ve vurguda… Hem içinden hem dışından yaşanan, insanlarla ve tarihle iç içe bir heykel oldu. Türkiye’de Kurtuluş Savaşı’nı doğrudan anlatan başka bir heykel olmadığı için bunu çok önemli buluyorum. Atatürk’ün önde olduğu, atıyla, bir yerleri gösterirken heykelleri var. Ama içeriği bunun kadar kapsamlı değil. Kurtuluş Savaşı nasıl başladı, ne oldu, anlamı neydi, nerden nereye gelindi? Bu soruları yanıtlayan heykel yok. Selçuk’taki o nedenle farklı. Önce gittim, Selçuk’ta heykelin dikileceği alanı yani çevreyi inceledim. Heykel o çevre bütünlüğünde biçimlendi kafamda.

Aklımda bir yol var. Kurtuluş savaşçılarının ayak izlerinden oluşan bir yol. Bu yol meydanın ortasından geçen caddenin kenarından başlayıp, yerden bir direniş bayrağı gibi yükselen taşların arasından geçerek caddeye, yani bugüne çıkıyor. Bu, bir tarih yolu. Arasından geçilen taşların iç duvarlarında içbükey, iz gibi yontulmuş figürler var. O günlerin acısını, korkusunu, cesaretini, kararlılığını, birlik olma duygusunu, yardımlaşmayı, dayanışmayı, fedakârlığı konu alan bir rölyef oluşturuyorlar. Heykelin yolun caddeye bağlandığı dönemeçteki bölümünde asker figürlerinin sarmaladığı bir boşluk var.

Bakana, Kurtuluş Savaşı’nın önderini, Mustafa Kemal’i düşündürüyor. Askerle yan yana, iç içe, omuz omuza, kendi görünmeyen ama onları yöneten, yönlendiren bir güç var. Burada boşluk sanki kütleye form veriyor, onu belirliyor. Heykelin temeli bu… Ayak izlerinden oluşan yolla ikiye ayrılan taşlar bir tarih geçidi oluşturuyorlar. Mermer kütlelerin bir yüzünde Nazım Hikmet’in Kurtuluş Destanı yazılı. Mısra mısra, harf harf kazındı içine. Kitabın dörtte üçünden fazlası olduğu gibi yazılıdır. Eskiden kalma bir tablet, yazıt havasında. Öbür yüzde ise zamanı, zamanın bir anını sonsuza dek yakalama arzusu var. 26 Ağustos, saat 12:30’dur o an.

Bu saat artık zaferin belli olduğu andır. Tam 12:30. Taşların yoldan tarafa olan sırasının altına iki buçuk metre eninde, sekiz metre boyunda bir platform yaptım. Bu platformun üstüne Atatürk’ün gölgesini düşürmek hep aklımda… İki yıl boyunca mayıs ayından ekim ayına kadar, saat 12:00-14:00 arasında, o platforma düşen gölgeyi Atatürk’e benzetmek için çalıştım. Taşın tepesinde, bir gözüm gölgede, bir gözüm güneşte… Birtakım çıkıntılar, oylumlar yaptım. Dakikaya, saate, güne, aya, mevsime göre değişen güneş ışığı açılarının aynı gölgeyi vermesi için çalıştım. Taşın kalın bir materyal olması, bir çizgi gibi ince olmaması bana yardımcı oldu. Taşın üst kenarında, güneşin aylara göre yükselip alçalmasından oluşan binlerce düzlemin belirlediği bir eğri form ortaya çıktı ve hep aynı gölge formu çıkmaya başladı. En azından büyük değişikliklere uğramadan, insanın ay içindeki hatta gün boyunca değişik görünüşleri gibi. 26 Ağustos günü saat 12:30’u bekledik. Gölgeyi tam o saatte, o dakikada, birkaç saniyelik farkla yani inanılmaz bir hızla çizdik. Sonra platformun üstüne kazıdık. Şimdi her 26 Ağustos saat 12:30’da gölge, Atatürk’ün gölgesi gibi oluyor. Bize bağımsızlık ve cumhuriyetin korunması için ödevlerimizi anımsatıyor.’

Sanatçı böyle yazıyor kendi sayfasında. Ben, o ayak izlerini gördüğünde hep aklıma Çanakkale’de savaşı yaşayan dedem Mehmet Onbaşı’nın bana bir çocuk olarak anlattıkları geliyor.

‘..siperler arasında karanlıkta koşuşurken bastığımız yerler yumuşacıktı ve biz toprak zannettiğimiz bu yerlerden kanlar fışkırıyordu..’

Anıtın İstasyona bakan yüzünün fotoğrafını aşağıya alıyorum.

Geleceğe adanmış bir tablet gibi işlenmiş Nazım Hikmet’in ‘Kurtuluş Savaşı Destanı’

Yolunuz Selçuk’tan geçerse, binlerce yıldır yaşayan ‘Heykel’ kültürünün bir tabletle ‘Destanlaşan’ Kurtuluşunun Anıtını, onların sessiz izleyicisi leyleklerle birlikte görebilirsiniz.

Bugün güzel Ülkemin ‘Yürekli’ Sanatçısının eserini sizlerle paylaşmak istedim.

Sağlıkla ve Sanatla güzel günler dileklerimle,

M.  Meran  Pakel

Dalyan, 05.12.2023

325  (46/23)

Leave a comment