Okula Ulubatlı Hasan İlkokulunda başladım. Ankara’nın Bahçelievler semtinde o yıl yapılan binaya, İstanbul’un Fethinin beş yüzüncü yılına denk düştüğü için verilmiş adı. Eğitim yılı başlamasına karşın yetişmemiş ve bizler ancak iki hafta sonra, duvarları yağlı boya kokan sınıflarımızda, cilalı yeni sıralarımıza oturabilmiştik. Koridorda kartona işlenmiş uzun bir ‘zaman çizelgesi’ vardı. Ateşin bulunuşu ile başlayan İlk Çağ ve Fatihin İstanbul’u Fethi ile devam eden bu yatay zaman kronolojisinde, bir çocuk olarak takılıp kalırdım. Çocuk mantığımla bir şehrin başka bir ülkeden alınmasının neden önemli olduğunun sorusunun cevabını arar dururdum. Sonrasındaki yıllarda, bir yığın savaş ve barış koşullarını ezberleyerek geçtiğimiz ‘Tarih’ derslerinde bulamadığım cevabı yıllar sonra Jack London’dan öğrenecektim. Martin Eden (aynı zamanda kitaba adını veren) sol görüşlü gemici, kendisini seven kızın fabrikatör babasına, ‘Sizin hammadde yolunuzu, can damarınızı kestiler geçmişte Doğulular’ dediğinde ancak anlayacaktım Tarihin sadece birtakım sayılar olmadığını.
Tekrar İlkokul günlerine dönerek devam edelim, dördüncü sınıfa geçmişiz, O zaman okullar Eylül ayının son haftasında açılıyor, henüz Ekim ayının başındayız. Biz çocuklar kendi aramızda büyüklerimizden duyduğumuz ama tam da ne olduğunu bilmediğimiz şeyleri heyecanla konuşuyoruz. ‘Duydunuz mu Uzaya bir şey atmışlar’ daha bilgili olanlar ekliyor, ‘Ona uydu diyorlar’
O yıllarda henüz doğru dürüst haber kaynağı yok. Haberi önce Devlet Radyosundan, ‘Anadolu Ajansının haberine göre..’ diyerek başlayan anlatımla duyuyoruz. İstanbul gazeteleri Ankara’ya ancak öğleye doğru geliyor. Üç beş büyük şehirde ‘Mahall’ yani orada basılan gazeteler var.
Rusya 4 Ekim günü uzaya ‘Sputnik-1’i göndermiş bizler bunu ancak belli bir zaman sonra öğrenebildik.

Oysa 5 Ekim günü ABD’de yer yerinden oynamış, o günkü bazı gazeteleri aşağıya alıyorum.



Olay bununla kalmamış arkasından ‘İlk Canlıyı’ Sevgili Laika’yı göndermişler ve sonrasında ‘İlk İnsanlı uçuşu’ başarmıştı SSCB.

Ülkemizin ilk ‘Gökdeleni’ Ankara’daki Emek İşhanı binasında sona yaklaşırken bizden çok uzaklarda, Moskova’da 1964 yılında bizim gök delenimizden çok daha yüksek bir anıt açılışa hazırlanıyordu. Açılış günü olarak ‘Uzaya çıkan ilk Uydu’nun atıldığı gün, 4 Ekim seçilmiş ve ‘Uzay Fatihleri’ adı verilmişti.
Yüz yedi metre yüksekliği ile, yapıldığı yıl Rusya’nın en yüksek anıtı, titanyum panellerle kaplanmış gökyüzüne yükselen bir roket ve arkasında bıraktığı izlerin anlatımı. Alta ilk yapıldığı yıl ve günümüz halini gösteren fotoğrafları alıyorum


Üç yüzden fazla proje içinden iki Rus Mimarın (Mikhail Barshch ve Alexander Kolchin) projesi seçilmiş ve anıt ın görsel bütünlüğünü sağlayan heykellerin sanatkarı da Andrey Faydysh-Krandievskiy’di.
Göğe yükselen füzenin önünde oturan heykel, Dünyamızda ‘Roket Biliminin’ babası sayılan, daha önce sizlere tanıttığım Konstantin Tsiolovsky’

Bu muhteşem anıtı yolunuz düşerse, yapılan yeni düzenlemelerle Moskova’da görebilirsiniz. Anıt 77 derece yataydan eğimle yapılmış, yanı yirmi üç derece düşeyden sapması ile ‘Dünyanın en eğik’ insan yapısı olarak kabul ediliyor (Ünlü Piza kulesi sadece dört derece düşeyden yatıktır) Anıtın etrafında, dairesel düzende, ilk uzaya çıkan astronot, ilk kadın kozmonot ve Rus Uzay bilim adamlarının büstleri yerleştirilmiş. Alta aldığım fotoğrafta Yuri Gagarin heykeltraş Alexiev’le birlikte görülüyor.

Bu uzun hikâyeden sonra başlığımıza dönersek, sizce ‘Uzay Çağı’nın başlangıcını yaşayan bizler şanslı değil miyiz?
Son olarak bir itirafta daha bulunayım. Sputnik ne anlama geldiği bize hiçbir zaman söylenmedi. ‘Yol arkadaşı’ yani ‘Yoldaş’ olduğunu da seneler sonra öğrendim. 5 Ekim 1957 de ‘korku tohumlarını’ atan ABD gazeteleri, günümüzde aynı Uzay Üssünde birlikte çalışan ABD – Rus ve diğer Ülkenin kozmonotlarının fotoğraflarını yayınlıyor. Sputnik’in başlattığı yolda arkadaşlıklarını sürdürüyorlar.
Sevgiyle ve hayallerinizle kalmanız dileklerimle,
M. Meran Pakel
Dalyan, 07.12.2023
326 (47/23)
