Jake W. Stephenson’la tanışmak…

Bugün sizlere yukarıda gördüğünüz sevimli çocuğun hikayesini anlatmağa çalışacağım. Bizim çocukluğumuzda, aile, yaşadığımız çevre ve arkadaşlarımızın etkisi önemliydi. Bu nedenle size önce onun babasını tanıtmam gerekiyor.

Yukarıda fotoğrafını aldığım Sabahattin Bey, köklü ve ilkeli bir ailenin oğlu, Cağaloğlu’ndaki, İstanbul Erkek Lisesini bitirdikten sonra Hukuk Fakültesine girer, bir yandan geçimini sağlamak için öğretmenlik yapmağa başlar. Cağaloğlu enteresan bir yerdir. O bölgede, matbaa makinelerinin, dönen rotatiflerin ve kurşun hurufat Linotiplerinin arasında koşuşan insanlarla karşılaşır, ünlü yazar-çizerlerle olmadık yerde yüz yüze gelirsiniz. Bir girdap gibi sizi çeker matbaa mürekkebinin kokusu. Orada çalışmış birisi olarak bu notu ekledikten sonra devam edelim. Sabahattin Bey bunlardan etkilendi mi bilmiyorum. Cağaloğlu’nun en güzel yapılarından biri olan, eski ahşap köşkteki Cumhuriyet Gazetesine girer, muhabir olarak ‘Basın Hayatına’ atılır.

Soyadı Kanunu ile ‘Sönmez’ soyadını alan Sabahattin Bey, İstanbul, İzmir derken siyasetin merkezi olan Ankara’ya yerleşir. 1940lı yılların sonlarına doğru onu artık Ankara’nın en önemli ‘Üç gazetecisinden’ biri olarak görüyoruz. Bunu ben söylemiyorum. Cüneyt Arcayürek yıllar sonra yayınladığı kitabında yazıyor. (Aşağıya tefrika edilirken basılan gazete sayfasını alıyorum)

Sabahattin Beyin, Bayındır sokaktaki iki katlı evi aynı zamanda İstanbul’da basılan ‘Vatan’ gazetesinin Ankara Bürosu olarak çalışmakta, evin içinde ileri de ünlü olacak genç gazetecilerin yanında deneyimli büyükler bir arada bir ‘haber’ üzerine tartışma ve yazma telaşı eksik olmadan devam ederken, bizim sevimli küçüğümüz onların arasında koşuşturmaktadır. İşte bu ortamda geçer çocukluğu.

Yukarıda gördüğünüz ‘Bahçelievler Deneme Lisesi’ Ankara’da Bahçelievler semtinde açılan ilk Lise. Okulun bir özelliği var, Ortaokuldan itibaren Ülkenin diğer okullarından farklı bir eğitim sistemi ile yetiştirmek üzere düşünülmüş. Bu nedenle adına ‘Deneme’ Lisesi adı verilmiş, tüm yurtta sadece iki tane, diğeri İstanbul’da Atatürk Kız Lisesi.

Hikayemizin devamını onun söylemi ile aktaralım.

‘Ankara Mimar Kemal İlkokulu’nu 1957 yılında bitirdiğimde 11 yaşındaydım. Aile olarak Bahçelievler 60.Sokak’taki yeni evimize taşınmıştık. Günün birinde babam beni elimden tuttu ve “Senin ortaokula yazılma zamanın geldi,” diyerek beni okula götürdü. Bahçelievler pazar durağındaki binaya ilk gidişim aynen böyledir. Kısa bir bekleme süresinden sonra, müdür odası olduğunu sonradan öğrendiğim odadaki amca; “Kusura bakmayın efendim, öğrenci sayımız doldu, kayıtlarımız kapandı,” demişti. Bunun üzerine babam da beni elimden tutarak eve götürmüştü.

      Duruma çok üzülen annem Nermin Sönmez, ertesi gün beni tekrar aynı okula götürdü. Müdür odasında kendisini takdim ederken; “Ben milletvekili Sabahattin Sönmez’in eşiyim,” dediğinde müdür amca ayağa fırlayıp, “buyursunlar efendim, küçük delikanlıyı kayıt ettirmek için mi teşrif ettiniz?” demiş ve ortaokula kayıt işlemlerimi beş dakikada tamamlamıştı. Bunun üzerine annem; “Bu çocuğu dün sabah size eşim getirmişti ama yer olmadığı gerekçesiyle kayıt işlemi yapılmamıştı?” diye hatırlatınca, sayın müdür; “İyi ama efendim, beyefendi kendisini neden milletvekili olarak tanıtmadı?” diyerek hayretlerini ifade etmişti.

      O yıllarda Demokrat Parti iktidardaydı. Adına “Amerikan Yardımı” denen programlar kapsamında, ‘Amerikan normlarına uygun eğitim veren yeni okullar’ kuruluyordu. Üniversite olarak ODTÜ ve lise seviyesinde Bahçelievler Deneme Lisesi açılmıştı. 11 yaşında bir çocuk olarak bendeniz de ortaokula ‘torpilli’ kayıt yaptıran şanslı veletlerden biri oluyordum.’

Böyle anlatıyor 657 numara ile okula kaydedilen Sevgili Ahmet Sönmez. Her zaman ‘İlkeli ve Demokrat’ kişilikli Sevgili Sabahattin Sönmez, Demokrat Partinin Milletvekilliğini reddetmiş, ancak ‘Bağımsız’ olarak Milletvekili seçilmişti. ‘Basına getirilecek olan ‘Sansür’ yasasına karşı en sert eleştiriler yine ondan gelmişti Meclis kürsüsünde.

Bizlerin yetişmesinde öğretmenlerimizin ve arkadaşlarımızın önemli bir yeri olduğuna inanıyorum. Bu nedenle ‘Nasıl bir okulda’ okuduğunu yine onun anlatımı ile alalım.

‘Türkiye’nin belki de en iyi okulunda eğitim görmekte olduğumuzun henüz farkında değildik. Her ders için başka bir sınıfa gitmemiz gerektiğini öğrettiler. Seçmeli dersler vardı. Örneğin ben, orta bir ve orta ikinci sınıflarda hocamız Seher Hanım sayesinde on parmak daktilo yazmayı öğrendim… Bazı arkadaşlar, Mesut (Bektaş) Hoca’nın muhasebe sınıfına devam ediyordu…  Müzik dersleri, giriş katında, soldaki derslikte yapılırdı. Bu odada, kocaman bir piyano dahil, çok çeşitli müzik enstrümanları vardı. Hocamız Saime (Bayer) Hanım, arada bir bize plak çalarak klasik müzik kültürü aşılamaya çalışırdı… Ankara’da çok az okulda bulunan kapalı spor salonumuz vardı. Salonda barfiks, paralel, atlama beygiri, güreş minderi ve hayatımızda ilk kez gördüğümüz birçok alet edevat bulunuyordu. Basri (Gürkan) Hoca, bu salonda bizlere neler neler öğretti. Bu spor salonundan, önce Ankara ve sonra Türkiye Liselerarası Basketbol Şampiyonu takımlar yetişti… Bodrum kattaki İş Bilgisi atölyesinde, kesmeyi, biçmeyi, çakmayı, zımpara yapmayı öğrendik. Sobanın üstünde mercimek tutkal kaynattık. Boya yaptık, kitap ciltledik… Ev Ekonomisi sınıfında çeşitli ocaklar, buzdolabı, fırın ve dikiş makinesi vardı. Yün örmeyi, pantolonun kıçına yama yapmayı, ceket ütülemeyi filan öğrendik… İngilizce Hocamız, Mr.John Tanner isimli İngiliz bir beyefendiydi. Bütün öğrencilerle tek tek ilgilenirdi. Hafta sonlarında, sadece İngilizce konuşmak şartı ile çeşitli etkinlikler yapmamızı sağlardı.’

Sevimli Ahmet, Ortaokul çağlarında boy atmaya başlamış ve okulun en uzunlarından birisi olmuştu. Ondan bu sefer Lise günlerini dinleyelim.

‘Lise çağına geldiğimizde dersler ağırlaşmaya başlamıştı. Biyoloji dersini biyoloji laboratuvarında yapardık. Büyük masaların üzerinde, iki öğrenciye bir mikroskop düşecek biçimde imkanlara sahiptik. Sınıfımızda, sehpa üzerinde ayakta duran gerçek bir iskelet vardı. Bu iskelete çok saygı duyar ve adeta bizden biri muamelesi yapardık. Soğuk havalarda palto giydirirdik… Kimya derslerimiz, Hamide (Şenvar)  Hanım tarafından, kimya laboratuvarında verilirdi. Herkesin kendine ait deney tüpleri bulunurdu. Beherglas ve Erlenmayer olduğunu öğrendiğimiz cam kaplarda çeşitli kimyasal maddelerin birbirleriyle nasıl etkileşime girdiğini kendi gözlerimizle görerek anlardık. Sonra bu gördüklerimizi kimyasal formüller olarak yazardık… Fizik Laboratuvarında Şükrü (Kapucu) Bey, her seferinde bize küçük bir deney yapmadan ders anlatmazdı. Logaritma cetveli kullanmayı bile fizik dersinde öğrendik. Yazılı sınavlarda, fizik kitabını ve ders notlarımızı açıp yararlanmak serbestti. Uzaya gönderilen uyduların renkli filmlerini fizik laboratuvarında izlerken Şükrü Hoca’ya çeşitli sorular sorardık… Seçmeli ders olarak Teknik Resim dersi bile vardı. Çeşitli cisimlerin önden, yandan, üstten görünüşlerini ve kesitlerini çizerdik. Ölçek kavramını o derste öğrendik… Türkçe ve Edebiyat hocamız Gülten (Karapınar) Hanım, orta birinci sınıftan lise son sınıfa kadar sınıf hocamız sıfatı ile kahrımızı çekti. Bugün düzgün bir Türkçe ile yazabiliyorsak, sevgili Gülten hocamıza borçluyuz.

      Adı üstünde… ‘Deneme’ adı ile uygulamaya geçirilen yeni sistem, Türkiye’de alışılmış, ezbere dayalı klasik eğitim sisteminden çok farklıydı. Çok farklı ve çok başarılı bir eğitim sürecinden geçmiş olduğumuzu, ancak üniversite çağına geldiğimizde anladık. 6 Matematik sınıfımızda 34 öğrenci vardı. 1963 yılında lise diplomalarımızı aldığımızda, hepimiz üniversite sınavlarına başvurduk. Bir kişi hariç, bütün arkadaşlar istedikleri bölümleri iyi puanlarla kazandılar. Bahar Güreli arkadaşımız, evlenme hazırlıkları içinde olduğu için sınava girmemişti. Bahar arkadaşımız, okulu yüksek onur derecesiyle bitiren üç kişiden birisiydi. Bilge Genç ve Erman Tamur gibi, sevgili Bahar da isteseydi, bütün üniversiteleri rahatça kazanırdı. Düşünsenize, sınıf arkadaşımız Mesut, kimya dersinde en zayıf not alan öğrencilerden biriydi. Kimya hocamız Hamide Hanım’ın sürekli ve şaka yollu şikayetçi olduğu Mesut, üniversite sınavlarında başarılı oldu ve ilerleyen yıllarda Kimya Mühendisi diploması aldı’.

Lise sıralarında hem uzun boylu aynı zamanda sınıf ve okul takımında basketbol oynamasından dolayı, Rus basketbolcu Kronoviç’ in adı isminin önüne eklendi. Artık tüm okul onu ‘Kronoviç’ olarak tanıyor bazen diğer Ahmet’ler ile karışmaması için ‘Uzun’ ekleniyordu. Okul sıralarında çizdiği kendi karikatürünü ve özellikle tersten hayata bakışını yansıtan çizimini aşağıya aşıyorum.

Sevgili Ahmet Sönmez ODTÜ Mimarlığı kazandı Komer’in arabasının yakılması, 68 gençlik hareketleri, 12 Mart 12 Eylül aklınıza ne gelirse tüm siyasi olayları yaşadı.  Mimar olarak Oda Başkanlığı yaptığı dönemler de dahil.

Lisede ondan bir sınıf gerideydim, ODTÜ de Hazırlık okumadığım için onunla aynı yıl birinci sınıftaydık ne var ki binalarımız farklıydı. İki senelik benim ODTÜ öğrenciliğim sonrası okuldan ayrılınca bir daha görüşemedik.  O ilerleyen yıllarda Cumhuriyet Bilim-Teknik ekine yazdığı bir yazı ile karşıma çıktı. On yıl Bodrum’da yaşadığım 80-90 lı yıllarda gelen giden Denemeli arkadaşlardan haber alıyordum, ilk defa onlardan duydum Kitap yazmaya başladığını.

İşte çocukluğundan başlayarak size yoğun, olayların içinde büyüyerek gelişen hayatını aktardığım Sevgili Ahmet Sönmez sonunda yazmağa başlamıştı.

Uzun bir aradan sonra Pandemi öncesi onun Bodrum Gümüşlük ’deki ofisinde konuşurken neden yazdığını tek kelime ile anlattı. ‘Öfke’

Tekrar başlığımıza dönecek olursak Sevgili Ahmet Sönmez ilk üç kitabını kendi yarattığı Jake W Stephanson adıyla yazdı. Hiş bir yerde ne fotoğrafı çıktı ne röportaj verdi, sadece telefonla görüşüyor ve akıcı düzgün İngilizcesiyle cevaplıyordu.

‘..telefonla röpörtaj yapıyorlar, bir anda İngilizce’yi bıraktım, Türkçe ‘bak kardeşim ben Ankara doğumluyum, Amerikalı filan değilim’ dedim. Bir sessizlik oldu, telefondaki aynı odada olduğunu tahmin ettiğim kişiye, ‘Abi, herif kesin Amerikalı’ demez mi’

Sonunda dördüncü kitabı 1974 yayınlandığında arka kapağında anlatıyor gerçeği. Buna karşın bugün bile internette onun Kanadalı olduğu, Ankara’da yaşadığı vb yazıyor şaşarsınız.

Ahmet’le konuşurken bana verdiği tek açıklama ‘Üç ünlü casusun adından bu ismi çıkardım’ demiş devamını söylememişti.

Sondan başlarsak, Stephenson adı, İngiliz casusu ‘Sir’ ünvanlıWilliam Stephenson (1896-1989) dan, ortadaki W. ise Markus Johannes “MischaWolf (19 Ocak 1923 – 9 Kasım 2006) a ait olmalı, Casusluk tarihinde ‘yüzü bilinmeyen ajan’ olarak nam salmıştı. En baştaki Jake ise David JohnMoore Cornwell’ (19 Ekim 1931 – 12 Aralık 2020) olmalı, diğer adıyla İngiliz casusluk romanları yazarı John Le Carre.

Yazımı onun aktardığı bir olay ile bitirmek istiyorum.

‘Gümüşlükte bir yer işletiyorum. Bir gün baktım eski ODTÜ Rektörü Kemal Kurdaş eşi ile geldi, bir masaya oturdular. Ben içerdeyim, dışarı çıktım. Beni görünce talebe olaylarından hemen tanıdı, sarardı, şaşırdı, kalkıp gitmek istedi. Haklıydı da o zamanlar öğrencilerin gözünde hedef gösterilen istenmeyen adamdı ODTÜ’de, bırakmadım, oturduk, saatlerce konuştuk, ayrılırken içtiği sodaların parasını uzattı. Israrla almam için baskı yaptı, Ne dediysem kabul etmiyordu. ‘Tamam’ dedim ‘Bir şartla alırım. Paranın üstünü imzalayın’ Birbirimize sarılarak ayrıldık.’

(Sevgili Ahmet Sönmez Komerin arabasının yakılması olayının gerçek yüzünü, ‘Moruklara Masallar’ adı ile yazdı.)

Unutmadan ekleyelim Lise boyunca sıra arkadaşı kimdi derseniz, Ülkemize çok değerli kitapları Soner Yalçın’la birlikte kazandıran Doğan Yurdakul. (Alta o yıllardan onların birlikte bir fotoğrafını ekliyorum)

Galiba ‘Yazma Tutkusu’ bulaşıcı.

Sağlıkla kalın, bugün ‘Özel’ olarak Ülkemizin yetiştirdiği bir ‘Arkadaşımı’ sizlerle paylaşmak istedim.

M.  Meran  Pakel

Dalyan, 10.12.2023

327    (48/23)

Leave a comment