Genellikle insanlar yaşlandığında, geçmişe özlem başlar. Gençlik yıllarının günümüzden daha iyi olduğunu iddia ederler. Acaba gerçekten öyle mi? O zaman geçmişe dönelim ve yorumunu sizlere bırakarak hikayemize başlayalım.

Yukarıda fotoğrafta gördüğünüz Mehmet Osten, benim arkadaşım. Çocukluğunun bir bölümü Ankara Bahçelievler Semtinde geçti sonrasında Ankara TED Kolejinden mezun oldu, yüksek öğretim derken Gümrük Bakanlığı ve kendini Doğu Anadolu’da hudut kapılarında buldu. Yaşadıklarını yazsa ‘Arkası Yarın’ seri yazıları gibi ‘Macera Romanı’ olur, ne yazık ki yazmıyor. Ben, onunla 60 lı yılların ortalarında tanıştım. Bahçelievler’de oturmamasına karşın sık sık geliyordu. Kurduğumuz, Grup 6 Tiyatro Topluluğumuzun oynadığı oyunda önemli bir de rol aldı. Bu tanıtımdan sonra gelelim hikayemize, dediğim gibi, 60 lı yılların ortasındayız, okullar kapanalı çok olmuş, sıcak yaz günü, tatil özlemi içindeyiz. Mehmet ile konuşurken, (Fikir kimden çıktı, hatırlamıyorum) ‘Var mısın, sırt çantası alıp tatile çıkalım’. Kolları sıvadık, belki inanmayacaksınız ama o yıllarda sırt çantası bulmak bir olay oldu. Günümüzün çok işlevli, bol cepli çantaları yerine sadece ‘Avcılar’ için yapılmış, üstten iple büzülen, dışında avladıklarını tutturmak için, ayrıca bir yığın kancası olan, bez çantalar var, onu da sadece, Ankara Ulus’ta, Anafartalar Caddesine dönen köşedeki spor malzemeleri satan ‘Kamspor’ Mağazası (Günümüze ulaşamadan kapandı) satıyordu. Çanta işini hallettikten sonra, ‘nerede yatacağız’ sorununu çözmek için ‘Çadır’ almak üzere ‘Çadırcıların’ olduğu eski Hergele Meydanın yolunu tuttuk. Çadırcılar dediğime bakmayın, sadece üç dürt çadır imalatçısı vardı o günlerde, fazla gereksinim olmadığından olacak. Yaptıkları çadırların altı açık, doğrudan toprağa değen, ağır demir kazıklı. Biz altı kapalı olsun istiyoruz, anlattık, bizim ustalarımız, doğuştan kabiliyetli, derdimizi anladılar, hatta ‘Biraz daha kalın muşambada yaparız’ dediler. ‘Peki, katlanabilir mi’ diye sorduğumuzda durdular, ancak rulo olabilecekti. Sonuçta kısıtlı malzemeden birisini seçmek zorunda kaldık.
Çadır direkleri, kazıkları ayrı sorun oldu. Ellerinde tek parça direkler ve ağır demir kazıklar vardı. Rica minnet, bizim için birbiri içine geçen. iç direkleri ve daha hafif kazık yapmağa söz verdiler. Heyecanla teslim edecekleri günü bekliyoruz. Gittiğimizde Ustanın da bizi aynı heyecanla beklediğini gördük, ‘Ağır oldu, iki torba yaptım’ dedi. Çadır birinde, diğerinde ‘Demirler’ olan iki büzgülü torbayı sırtladık. Ayrılırken, ‘İlk defa yaptım, bakalım nasıl olacak, belki bana uğrar, varsa hatamız söylersiniz’ Evet, o yıllarda öğünmek gibi olmasın ilk altı kapalı çadır Ankara Çadırcısında yapıldı.
Doğruca Bahçelievler’e geldik, arkadaşlarımız bizi bekliyordu, kızlı erkekli, Son Durak’tan öteye yürüdük, yokuşu çıktık. İkinci Büyük Savaş sorasında, Uçaksavar Taretlerinin yerleştirildiği, o yıllarda sadece beton yuvarlak yapının olduğu tepeye geldik. (Buradan manzara muhteşemdir, arkanızda Hüseyin Gazi dağı, önünüzde uzanan ova ve Konya yolu. Akşam üstü güneş batarken genç çiftlerin gün batımını izlediği bu yere, o yıllarda ‘Aşıklar tepesi’ adını takmıştı yaşayanlar.)
‘Çadırımızı’ ilk defa, günümüzde yüksek katlı apartmanların olduğu o tepede kurduk. Umduğumuzdan da iyi olmuş, üç kişinin rahatça yan yana yatabileceği kadar da genişti.
Sonrasında, kullanacağımız mutfak eşyalarını tek tek seçtik, yolculuğa başlamak üzere biletlerimizi aldık. Mehmet’le Kızılay’da Otobüs yazıhanesinde buluşacağız, gece otobüsü için. Sırtımda avcı çantası, mutfak malzemelerini çantanın keklik, sülün gibi kancalara taktım, bir de elimde çadır torbası Kızılay’da yürürken merakla bakanlara aldırmadan yazıhaneye girdim. Mehmet, çadır demirlerinin olduğu torba ile birlikte geldi. Gece yolculuğundan sonra sabah İstanbul ‘da Haremde indik, karşıya geçip en üst fotoğrafta gördüğünüz, Sarayburnu’ndan kalkacak olan gemiye yerleştik. (O yıllarda sadece Ayvalık ve Gemlik adını taşıyan iki gemi Marmara hattında çalışıyordu, fotoğraflarını aşağıya alıyorum.)


Yolculuğumuzun ilk durağı, Marmara adası, son durağımız ise Marmaris oldu. Kaç gün sürdü hatırlamıyorum. Bildiğim Marmaris’te Minibüsten indiğimizde (o yıllarda doğru dürüst Otobüs çalışmıyordu mecburen minibüse bindik, tamamen dolu, iki genç kızı olan bir aile var. Hanım yabancı ama çok güzel Türkçe konuşuyor, eşi Türk. Klima diye bir şey daha icat edilmemiş. Kadıncağız sık sık, kolonya ile mendil ıslatıyor, çocukların yüzünü boynunu silerek, serinletmeğe çalışıyor, bize de sundu, tanıştık. Darüşşafaka’nın İngilizce öğretmeniymiş, Üniversite arkadaşım Daçka Mezunu Arif’i (Yükler) sordum, hemen hatırladı. Neyse saatler süren ‘Fırın’ yolculuğumuzun sonunda, Marmaris’in içinde indik, zorlukla yürüyerek deniz kenarında bir banka bitkin yıkıldık. Ne çadır yerini arayacak gücümüz ne de kıpırdayacak halimiz var. Ben Mehmed’e o bana bakıyor, gezinin tadı yok, tükenmişiz. Şans yardım etti, bir de ne görelim, ODTÜ’den arkadaşım Servet, yanında iki arkadaşı ile çıkageldi. Onlar da çadır kurmuş, ‘bizim yanımıza kurarsınız, biz zaten yarın dönüyoruz’ dedikten sonra, bizim çantaları yüklendiler, Marmaris’in o zaman dışı sayılacak yer de, eski süngerci Marangoz Cevdet Usta (Türkmen) in deniz kenarındaki arsasına geldik. Kuracak gücümüz yok, Cevdet Ustanın ‘Sizlere bir gezi yaptırayım, çadırınızı dönüşte kurarsınız’ teklifi üzerine teknesine doluştuk. Deniz gezisi bizi kurtardı, gecenin karanlığında döndüğümüzde, ‘Karanlıkta çadırla uğraşmayın’ diyerek o gece bizi evinin bir odasında misafir etti.
Marmaris’te bize arkadaşımız Günder (Bayaz) katıldı, bir gece önce İzmir Efes Otelinde konaklamış ertesi gün elinde şık bir valizle, kravatlı olarak bizim mütevazi çadırımıza yerleşti.
Çadırlı gezinizden geriye yaşadığımız güzel anlar kaldı, tüm olumsuzluklar zamanın içinde silinip gitti. Unutmadan ekleyeyim, o yıllarda turizm henüz başlamamıştı, bizi misafir eden, arazisini bize açan Cevdet Usta gibi kimse ne para ne pul sordu.
Şimdi her türlü olanak var. Hafif katlanır ‘İgloo’ tipi çadırlar, yatak gibi kullanabileceğiniz malzemeden tutun, her türlü kamp aracını bulabilirsiniz, üstelik Yüksek Okulların çoğunda ‘Dağcılık’ ve ‘Gezi Kulüpleri’ var katılabilmeniz için.
Yazımızı, o geziden bir anekdotla bitirelim.

Yukarıda fotoğrafta gördüğünüz, Marmara Adasına Öğle saatlerinden sonra vardık. İskeleden başladık yürümeğe, adanın sağ tarafına doğru gidiyoruz, dar şose yolda. Ağaçlar arasında gölgede masalarda oturan aileler var. Burnumuzdan damlıyor sıcakta terlerimiz, Mehmet önde, ben arkadayım. ‘Hop..Bir dakika bakar mısın?’ Sesin geldiği tarafa döndüm, oturanlardan bir adam, ‘Kaç para bu tavalar’ Çantamın kancalarına asılı, tava, kap, çaydanlığa güneş vurmuş, hiç kullanılmadığı için, alüminyum pırıl pırıl parlıyor. Adam beni ‘kap-kacak Satıcısı’ sanmış,.
Sağlıkla ve güzel günlerde buluşmak dileklerimle,
M. Meran Pakel
Dalyan, 30.12.2024
379 (48/24)
