

Yukarıda fotoğraflarda, Fransa’da Alp dağları arasında, vadiye kurulmuş Grenoble görülüyor. Hikayemizin kahramanı 1709 yılının soğuk Şubat gününde, bu şehirde doğdu. Belki inanmayacaksınız ama ailenin onuncu çocuğuydu. (Katolik Fransa’da kadınlar hamile kaldığı müddetçe sağlıkları el verdikçe doğum yaparlar, kürtaj günahtır, asırlar boyu yasaktır.) Eldiven üretimi ile uğraşan anne-baba, Jack (Jacques) adını verdiler ve çocuk olarak makinelerle tanışması, onların küçük atölyesinde başladı.
Anne, her hafta sonu yaşlı kadınlardan oluşan bir toplantıya gider, yanında götürdüğü Jack’i yaramazlık yapmaması için odaya kapatırlardı.

Yukarıda örneğini gördüğünüz ayaklı sarkaçlı saat çocuğun tek arkadaşıydı kapatıldığı odada. Zamanını dişlilerin hareketini, zembereği izleyerek geçirdi. Eğitime başladığında saatçinin yanında çalıştı, merak ve becerisi kendi tamirhanesini açacak bilgiye getirdi, ancak ona sadece mekanik yetmiyordu, ne yaptı derseniz bir tarikata girdi, yeterli bilgiyi aldığı onanıp yemin ettikten sonra ayrıldı. (Jack belki de özellikle girmişti tarikata ileride yapacağı şeylere kilise karşı çıkabilirdi) Paris’e gitti. Tıp derslerine başladı, insan anatomisini sonrasında dönemin cerrahlarından kasları ve iç organları görerek öğrenmeği başardı.
Yeterince bilgi ile donandığına karar verince atölyesine kapandı. İlk imalatı davul çalan adamı iki senede yarattı. Kolları ve bedeni hareket edebilen adam davul çalıyordu. Aşağıda gördüğünüz ‘Davulcu’ insan boyutunda ve tümüyle mekanik tasarımdı.
Kolları günümüzde kullanılan protezin üç yüz sene öncesi ilk prototipiydi.

Jack için sadece kolların ve bedenin hareketi yetmiyordu, daha ötesini düşünerek, Anatomi bilgisine dayanarak, yaratacağı insana, ‘Akciğer’ olarak özel ‘Körük’ yaptı, farklı hava hareketleri sese dönüştürecekti, bu da yetmedi, belirli seslerin çıkması için bir mekanik nefes borusu ve ses telleri yarattı.

Sonunda ‘flüt çalan adamı’ ortaya çıktı. İnsan boyutunda vahşi görünüşlü oturan adamın parmakları oynuyor, flüt çalıyordu.

Her iki eseri önce Paris’de, Saint-Germain’de kurulan ‘Fuarda’ sergiledi. İzleyen halk şaşkınlığını gizleyemiyordu, ilgi çok yoğundu, canlı olduğunu düşünerek eserlere dokunmak istiyorlardı. Yirmi dokuz yaşındaki genç adamın eserlerini, kilise ‘Şeytan işi’ olarak adlandıramadı. Jacques Vaucanson bütün bunları çocuk yaşında düşünmüş, kendine koruyucu bir ‘Dinsel’ kimlik kazandırmıştı.

İlgi o kadar yoğundu ki, Fuardan sonra sergilenmek üzere bu sefer aşağıda gravürde gördüğünüz, günümüz Louvre Sarayı yakınındaki ‘Hôtel de Longueville’ e taşındı.


Flüt çalan adam eseri o devirde yayınlanan kitapta şöyle anlatılıyor, ‘… mekanizmasının büyük bölümü bir kaideye yerleştirilmişti; kaide, bir ağırlıkla hareket ettirilen, pimlerle kaplı ahşap silindirden oluşuyordu ve on beş kaldıraç, zincir ve kablo vasıtasıyla hava akışını, dudakların şeklini ve parmakların hareketlerini değiştirebiliyordu. Hava akışı, değişen güçte dokuz körük tarafından üretiliyor ve bir tür yapay dil, sesin çıkması için geçidi (yapay gırtlağı) açıp kapatıyordu, tıpkı bir insan gibi müzik çalması dudaklarının, parmaklarının hareketleri ve nefes kontrolü olarak görülüyor..’ (*)
Jack ‘flüt çalan adamın’ bir başka örneğini yarattı, yöresel çoban kılığındaki adam, bir tür flüt olan Galoubet’ti, aynı zamanda ‘tef’ çalabiliyordu. Galoubet, flütle karşılaştırıldığında karmaşık ve çalması daha zor bir enstrüman. Birincisi güçlü bir nefes gerektiriyor, sesin çıkacağı üç delik tam kapanmayacak, çıkan ses parmakla delik arasında kalan boşluğa göre istenen ‘tonu’ verecek bunun işin de hassas bir dile ihtiyaç var. Jacques Vaucanson, yarattığı figürün insanlardan daha iyi çaldığını iddia ediyor o yıllarda.

Bilgisini kimseden saklamamış, yarattığı tümüyle mekanik eserlerin detaylı çizimlerini bir kitapta toplayarak ‘Fransız Bilimler Akademisine’ sunmuştur. Otuzlu yaşlarında Akademiye kabul edilmesi aşağıda gördüğünüz bu kitapla başladı.

Peki Jack bununla yetindi mi derseniz, hayır. Bir ‘Ördek’ yarattı.



Kanatlarını çırpıyor, ‘vak vak’ sesi çıkarıyordu ama esas işlevi aynı bir ördek gibi önüne konan yemi yiyordu daha bitmedi ördek gibi dışkısını çıkarıyordu. Aşağıya aldığım resimde gördüğünüz gibi bir sindirim sistemi tamamen mekanik olarak çalışıyordu.

Vaucanson ilerleyen yıllarda tamamen Ülkenin Sanayi Devrimi öncesi kullanılan makinelerin gelişmesi için çalıştı. Dişlilerin gücünü aktarmak için aşağıda gördüğünüz zincir formu omum buluşudur.

Dokuma makineleri yaptı.

Peki başına bir şey gelmedi mi derseniz Lyon’da ‘İpek dokuma Fabrikasında’ çalışan bir gurup ‘desinatör’ işlerini kaybetmek korkusu ile Jack’ı taşladı, fabrikaya sokmadılar. Vaucanson’un kızgınlıkla dışarıdan onlara, ‘Öyle bir eşek yapacağım ki sizlerden daha güzel desen çizecek’ diye bağırdığını yazıyor kaynaklar.

Günümüz ‘Robotlar’ devri, Jacques Vaucanson bu yolun başlangıcında ‘zekası ve yaratıcılığı’ ile, elektriğin olmadığı yıllarda, kendi ürettiği özel el tornası ve atölyesi ile bugün bile şaşılacak düzenekler yaptı, ‘Fransız Devrimini’ göremeden bu Dünyadan ayrıldı.
‘İlgi ve Merak’ın bizi götüreceği güzel günlerde buluşmak umuduyla
(*)Fontenelle, Kraliyet Bilimler Akademisi Üyelerine sunulan ‘ Le Mécanisme du fluteur automate’ (Otomat Flüt Mekanizması) adlı kitabın önsözünde şöyle diyor: ‘.. (Kraliyet) Bilimler Akademisi buna şahit oldu; bu makinenin son derece zekice olduğunu, Yazarın hem bu Figürün parmaklarına gerekli hareketleri vermek hem de dudakların düzenini değiştirerek ve dilin işlevlerini yerine getiren bir valfi hareket ettirerek, farklı tonlara göre hızını artırıp azaltarak flüte giren havayı değiştirmek için basit ve yeni yöntemler kullanabildiğini; nihayetinde, insanın yapmak zorunda olduğu her şeyi sanat yoluyla taklit ettiğini değerlendirdi .
M. Meran Pakel
Dalyan, 13.04.2026
442 (11/26)
