‘Yenilmez Türk’ün Hikayesi..

Yukarıya aldığım fotoğrafta Bratislava’yı görüyorsunuz, bu adı almadan önce Pressburg olan Şehir, Tuna nehri üzerinde, Viyana’ya sadece bir saat mesafede, günümüz ulaşımında.

Bugünkü hikayemizin kahramanı Wolfgang, 1734 yılının Ocak ayının 23 üncü günü bu şehirde doğdu. Felsefe ve Hukukla başlayan yüksek öğrenimi sonrası Teknik okula devam etti, mühendis oldu.

Soylu bir aileden gelen Wolfgang, Adalet Bakanlığında çalışmağa başladı. Çok uzun ismi olduğu için, sadece ön adı ile anlatacağımız Baron Wolfgang von Kempelen’in, yaşadığı yıllarda Orta Avrupa ‘mekanik Ustalarının’ doruğa çıktığı yıllar, özellikle ‘Saat Ustalarının’ yarattığı Meydan saatlerinde, dönen figürler, hareketli dinsel temaları halk, her saat çalışında ilgi, hayranlıkla izleniyor. Bir önceki yazımızda anlattığımız Jacques Vaucanson’ın yarattığı eserler, Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun başkenti Viyana’da çoktan duyulmuş. Baron Wolfgang da işi dışında ‘Mekanik düzeneklerle’ uğraşıyor.

Hayatını değiştiren olay, Viyana’da aşağıda fotoğrafını gördüğünüz İmparatorluk Sarayı Schönbrunn de 1769 yılında yaşandı.

François Pelletier, Sarayda gösteri yapacak, İmparatoriçe asilleri davet eder, Baron Wolfgang davetlilerin arasında. Pelletier, Fransız Saray İllüzyonisti, yani ‘Saray Sihirbazı’ Kraldan izinli olarak çıktığı turnesinin beşinci senesinde Viyana’ya geliyor. (Francis Pelletier’le ilgili ayrı bir yazı yazmak gerektiğini düşünüyorum, kısa geçiyorum) Hayranlıkla izlenen gösteri sonunda İmparatoriçe Pelletier’e ‘nasıl yaptığını’ sorar, Pelletier kendisinin bir sihirbaz değil, mühendis olduğunu, yaptığı ‘Numaraların’ bir teknik bilim olduğunu, açıklayamayacağını nazikçe söyler. İmparatoriçe, ‘O zaman aramızda Mühendis olan Baron Kempelen belki açıklar’ Tüm bakışlar Wolfgang’a döner. Baron, ‘detaylı incelemeden açıklama yapılamayacağını’ söylese de İmparatoriçenin alaylı sözleri üzerine  dayanamaz, ‘Majesteleri size öyle bir gösteri hazırlayacağım ki, Mösyö Pelletier ’in izlediğiniz oyunlarından çok daha şaşırtıcı olacak’  izin isteyerek salondan ayrılır.

Aşağılanmış, küçük düşürülmüştür. Evine atölyesin kapanır.

Şimdi burada bir ara verip sizlere ‘Satranç’ oyununun yolculuğunu yazmam gerekiyor. Kuzey Hindistan’da altıncı yüz yılda ‘Şah-mat’ adıyla ortaya çıkan oyun, Orta Asya kervan yolları ile doğudan batıya doğru ağır ağır yayılıyor. (Osmanlı döneminde Fatih Sultan Mehmed’in çok sevdiği bir oyun, hatta üzerine kitap yazdırdığı belirtiliyor. Yavuz Sultan Selim şehzadeliği sırasında Şah İsmail ile oynadığı da biliniyor) On altı, on yedinci yüzyıllarda Batı İmparatorluklarında en gözde oyun. Adı Fars ve Arapçada uğradığı değişikliklerle ‘satranj-satranç’ olmuş, İngiltere’ya geldiğinde ‘Chess’ e dönüşmüş. (Batı Dünyasına gelince fil-piskopos (bishop), Vezir- Kraliçe, şah-Kral olmuş) Doğu Ülkelerinde oyunu halk oynarken, Batıda soylu ve asillerin oyunu olarak yerleşmiş.

Baron Kempelen, ‘Satrancın’ seçkin oyun olduğu dönemde, kapandığı atölyesinde ‘Mekanik’ düzenek yarattı.

Doğulu giysileri içinde, tahta sandığın üstünde bağdaş kurmuş oturan adam, tüylü bir kaftan giymişti ve başında kavuk taşıyordu. Yarattığı adama ne ad vermişti derseniz, ‘Türk’ evet, Türk adını vermişti, canlı gibi görünen adamına. (Osmanlı adı yerine özellikle Türk adını seçmesi, belki de satranç oyununu Batıya taşıyan ‘Türk Tacirler’ nedeniyle olabilir mi bilmiyoruz.)

Mekanik Türk, ellerini ve kollarını kullanarak satranç taşlarını hareket ettiriyor, düşündüğü sırada başını bile sallayabiliyordu, kime karşı satranç oynuyordu derseniz, karşısında oturan kim varsa.

1770 yılında, Pelletier’in gösterisinden tam bir sene sonra, otuz altı yaşındaki Baron Kempelen, gösterisini Sarayda yaptı, İmparatoriçe Maria Theresa ilk oynayan oldu Türk’e karşı ve yenildi.  

Nasıl çalıştığını hiçbir zaman açıklamadı Baron. Pelletier’in dediği gibi, ‘Bu teknik bir olay’ sözleri ile geçiştirdi. Oyun başlamadan önce sandığın ön kapaklarını açıyor, içindeki karmaşık dişlileri izleyiciler görebiliyordu, oyumcu hamlesini yaptıktan sonra ‘Türk’ düşünüyor, hamlesini yapıyordu, sonunda şaşırtıcı bir şekilde hep ‘Türk’ kazanıyordu.

Satranç oynayan Türk’ü yenmek için asiller birbiri ile yarıştı. 1700 lü yılların sonlarına doğru makinenin arızalandığını söyleyerek evinin deposuna kaldırdı oysa gerçek farklıydı.

 Makinenin sırrı üzerine çok yazı yazıldı, hareketlerin mıknatıslarla, magnetik olduğu tartışılıyordu bilim çevrelerinde. 

 ‘Türk’ün sırrı Baron 1804 yılında ölünceye kadar gizli kaldı.

Türk’e ne oldu derseniz, hikayemize bir başka ‘Mucit’le devam etmem gerekiyor. Aşağıda fotoğrafta gördüğünüz Johann Nepomuk Maelzel, Bavyeralı. ‘Türk’e sahip olmak için oldukça uğraştı sonunda satın alıyor.

Kapalı duran sandığı incelediğinde ön kapaklar açıldığında ‘görülen sandığın derinliğinin’ bir aldatmaca olduğunun farkına varıyor. Büyük bir çaba ile arka kapağı açmağa çalışsa da başaramıyor ve kırmak zorunda kalıyor.

Baron Kempelen’in satranç oynayan Türkü, mekanik olarak içindeki adam hareket ettiriyordu.

Baron bu işte kendine yardımcı olması için bir ‘Din Adamı’ ile anlaşmış, Johann Babtiste Allgaier adında.

Yukarıda günümüze ulaşan gravüründe Allgaier görülüyor. Satrançla tanışınca ‘Teolojiyi’ bırakıyor ve hayatı bu oyunla geçiyor, usta oyuncu ile Baron nasıl tanıştı, aralarında nasıl bir söz verildi bunlar bilinmiyor ancak Allgaier, sözünü otuz dört sene tutuyor önüne geleni yeniyor.

Günümüzde ‘Sahte’ olarak adlandırılan ‘Satranç oynayan Türk’ gerçekte tam bir ‘Mühendislik’ harikasıydı. Bir an düşünmek gerekirse, sandığın ‘üstünde’ görünen oyun tahtası ve hareketler doğrudan ‘gizli bölmeye’ sadece dişli ve mekanik elemanlarla taşınıyordu. Kempelen ‘Uzaktan kumanda’ sistemini günümüzden iki yüz elli sene önce Mekanik olarak yaratmıştı, bununla bitmiyor, satrançta ‘At’ sıçrayarak hamle yapar yani önünde ne varsa üstünden geçebilir, Kempelen’in bu hareketi nasıl gerçekleştirdiği ne yazık ki bugüne kadar çözülememiştir.

Sandığın hikayesi burada bitmiyor yazının çok uzun olmasj nedeniyle ikiye bölmek zorunda kaldım, devamında görişmek umuduyla,

Sağlıkla ve bilimle dolu, güzel günler dileklerimle.

M.  Meran  Pakel

Dalyan, 19.04.2026

443  (12/26)

Leave a comment