1953 yılında İlkokula başladığımızda daha okumayı, yazmayı öğrenmeden birinci güne bir ezberle başlamıştık.
Türküm, doğruyum, çalışkanım.
Yasam: Küçükleri korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, ülkemi özümden çok sevmektir.
Ülküm: Yükselmek, ileri gitmektir.
İlerleyen günlerde, çocuk yüreğimizle sona geldiğimizde coşar, daha gür ve inançla söylerdik son cümleyi Varlığım Türk varlığına armağan olsun..
Kim yazmış bilmezdik. Merak da etmezdik. Sözlerin sahibinin Büyük Önderin ‘Devrimlerinin’ güçlü bir savunucusu olduğunu bilmiyor, sadece inanarak ‘And’ içiyorduk.
Bu kısa girişten sonra sizleri başlığımızda söz ettiğim, en yukarıda güncel bir fotoğrafta, eskiden bugüne kalmış bir binasını gördüğünüz, ilk caddemize götürmek istiyorum. Aşağıya aldığım fotoğraf ise aynı caddenin 1900lü yılların başlarında görünüşü, İsviçre’den Zürih kentindeki ‘Plattenstrasse’nin.

Cadde, 1900 lü yılların başlarında pansiyonlarında öğrencilerin, binalarında ise öğretim görevlilerinin oturduğu, küçük restoranlarında siyaset ve bilim üzerine ateşli tartışmaların yaşandığı bir ‘entelektüel’ semtiydi. O yılların bazı pansiyonlarının fotoğrafını aşağıya alıyorum.


Ülkemizden İsviçre’ye okumaya gelen ‘Jön Türklerin’ de kaldığı bu pansiyonlarda, farklı Ülkelerden gelenlerin yanında, Rus öğrencilerin buluşma yeri aşağıya fotoğrafını aldığım Prof. Sinai Tschulok’un evinin ayrı bir önemi vardı.

Ukrayna doğumlu olan Sinai kendi bilim dalında yükselmiş, sonrasında İsviçre’ye yerleşmişti. V. Lenin daha ‘Devrim’ ortada yokken onun evine gelir, saatlerce konuşurlarken küçük kızı Vera, bir bebek olarak Lenin’in kucağından inmezdi. Küçük Vera’nın ileride Philipp adında bir doktorla evlenip. Almanya’ya sonrasında Ülkemize gelmesine daha yıllar vardı.
Bu anlattığım yıllardan yirmi beş sene sonrasına, 1930 lu yılların başına geldiğimizde Ülkemiz sessiz bir ‘Devrime’ hazırlanıyordu. Harf Devrimi yapılalı sadece iki yıl olmuş, okuma yazma seferberliği sürerken öğretmen okulları açılmıştı. Sıra ‘Yüksek Okullara’ geldiğinde bir sorun vardı. ‘Darül Fenün’ ( Fen-Bilim Evi) öğretmenleri sıradan insanlar değildi, hepsi okur yazar kişilerdi, ancak şişirilmiş kadrolar ve yardımcıların bulundukları ‘Bilim Okulunda’ öğrettikleri yetersiz, çağdaş bilimden uzaktı. Devlet Yöneticileri tüm Darülfenün ve öğrencilerini bir anda karşılarına almak yerine, bir iyileştirme ‘Projesi’ ortaya attılar, aşağıda gördüğünüz Prof Albert Malche’yi 1931 yılında bir yazı ile Büyük Önder Ülkemize davet etti.

Cenevre Üniversitesinde Pedagoji Bilim Dalının başında olan Malche’nin özellikle seçildiğini, bu seçimde daha önce öğrencileri olanların rolü olduğunu yazıyor kaynaklar. Prof. Malche ancak 1932 yılının Şubat ayında Ülkemize gelir ve Mayıs ayında raporunu tamamlar. Rapor bilinen gerçeklerin bir defa daha, bu sefer ‘yetkili’ bir kişi tarafından tekrarından başka bir şey değildir.
‘..Türkçe bilimsel yayınlar eksik, ders metodu çağdışı, öğrencilerin yabancı dilbilgisi yetersizdi… Her şeyden önemlisi, düşük ücret alan -çoğu yetersiz- profesörler, ders dışı işler yapıyorlardı. Durum ciddi; ama ümitsiz değildi..’
Prof. Malche ‘Yüksek Öğretim ’de bir ‘Devrim’ yerine ‘yabancı eğitmenlerle birlikte’ belli bir zamana yayılarak iyileştirmeyi öneriyor ve yaklaşan ‘Sessiz Devrim’i fark ederek kendi raporunun bu niyetle kullanılmamasını şu sözlerle belirtiyordu. ‘…Türkiye’de kalışımın kısalığı, üniversite hocalarının kişilikleri hakkında yorum yapmama ya da önerilerde bulunmama izin vermiyor. Hükümet bu konuda tamamen mümkün olduğuna inandığı bir karara varırsa ve raporumu bunun için dayanak olarak kullanmak isterse, bu benim sorumluluğum dışındadır. Bu mesele için [üniversite reformu] bir bütün olarak sorumluluk almayı seviyorum. Ama adaletsizlikler olacağından korkuyorum.’ Prof. Malche endişelerinde haklıydı, ‘Sessiz Devrim’e hazırlanan ‘İyileştirme Komitesi’ toptan değişimi destekliyor fakat yerlerine konacak ‘Eğitmenlerin eksikliği’ onları düşündürüyordu. Sonunda Malche’yi bu komisyonda görev almasına ikna ettiler üstelik bir de görev yüklediler. Yeni kurulacak Üniversitelere ‘Deneyimli Eğitmenleri’ sağlamak.
Prof. Malche 1932 yılının sonuna kadar kimlerle görüştüyse ‘Olumsuz’ cevap aldı. Sorun Maaş ve yeterli imkanların kısıtlı oluşuydu. Tüm olumsuzlukları ‘Komisyona’ yazı ile iletti. 1932 yılının sonunda Belçika’da bulunan ‘Deneyimli Eğitmenlerden’ de olumsuz cevap geldi.
Bu arada ‘sessiz Devrim’e hazırlanan Komisyon ile Milli Eğitim Bakanı Esat Bey arasındaki fikir uyuşmazlığı iyice netleşti. Esat Bey, ‘İyileştirmenin’ zamana yayılmasını destekliyordu. Oysa hızla büyüyen eğitim seferberliğinde, genç nesilim bekleyecek zamanı yoktu. Büyük Önder zor bir kararın eşiğinde düşünüyordu, Esat Bey onun ‘Hocasıydı’ Öğrencisi olmuştu, saygın bir kişiydi ama bir yandan acil bir karar vermek zorundaydı. Şimdi yaşı atmışa yaklaşan hocasının yerine genç dinamik, kararlı birisini bulmak. Onun çok yakınında bulunanların yazdıkları anılarında bu zor anda Halkevlerinin açılış konuşmacısı bir gencin onu etkilediğini yazıyorlar.
“Devrimlerimiz, Türk ulusunun çektiği uzun çileler sonucu, elde edilen denemelerimizin fikir haline gelmiş kesin inancıdır. Her yerde, herkese ve her şeye karşı onları savunacağız. Gerekirse babalarımıza ya da çocuklarımıza karşı bile!”

19 Eylül 1932 günü Bakanlık koltuğuna oturduğunda otuz dokuz yaşındaydı Dr Reşit Bey. Tıbbiye üçüncü sınıfta okuluna ara vermiş, Balkan Savaşına gönüllü olarak gitmiş sonrasında Birinci Dünya Savaşı başlayınca, bu sefer Kafkas Cephesine geçmiş, ancak dokuz sene sonra ‘Doktor’ olarak okulu bitirmiş, asistanlık sonrası Şam, Lübnan derken 1919 yılında ‘Köycüler’ adı verilen bir grup doktor arkadaşıyla Anadolu köylerine sağlık hizmeti götürebilmek için yollara düşmüştü. ( Alyı yüz yıllık Osmanlı yönetiminde, ‘Doktor’ yüzü görmemiş köylere giden ve kendilerine ‘Köycü Doktorlar’ adını takan bu idealist gençlerle ilgili bir yazının yazılmaması bizler için utanç vericidir.) Büyük Önder’le ilk defa ancak, Mersin’de Sıtma ile savaşırken karşılaşabilmiştir. Birçoğunu yazmadığımız deneyimleri sıkıştırmıştı işte bu otuz dokuz seneye.
Prof. Malche’den olumsuz haberlerle geçen 1932 senesi sonrasında, Almanya’da seçimler yapılmış ve Nasyonal Sosyalist Parti Ocak ayının sonunda iktidara gelmişti. Seçimlerin hemen sonrasında, ‘Yeni Devlet Memurları Kanunu’ yasalaştı. Buna göre, tüm memurlar ‘Ari ırk’ dan olacak, diğerleri ya istifa edecek veya işten uzaklaştırılacaktı. Ülke de ‘Museviler’ istenmeyen adam ilan edilmişti. Olayın nereye varacağını ilk fark edenlerden birisi de Prof. Philipp Schwartz’dı. Önce kendisi, sonrasında eşi Vera doğruca hikayemizin başladığı Plattenstrasse’deki kayınpederi Sinai Tschulok nın evine yerleşti. (Bu ev kısa bir zaman içimde bir ‘acil yardım bürosuna’ dönüştü ve Almanya’dan ayrılmak isteyen bilim adamlarının merkezi haline geldi)
1933 yılının baharında Prof Malche Ülkemize geldiğinde yeni Bakanla tanıştı ve çok yakından tanıdığı arkadaşı Prof. Sinai’nın damadı ile yazıştı.. Prof Malche’nin ‘gel, bu hiç bilmediğin Ülkeyi yerinde gör’ notu üzerine Orient Expressle İstanbul’a geldi. Bu kadar detayı nereden bildiğimizi merak ederseniz diye eklemeliyim, kendisi bütün bunları anılarında detaylı olarak bizlere bırakmış. (Almanca ve Türkçe yayınlanan ‘Anılarının’ kapak dizaynı Sayın Prof Dr. Nadir Paksoy Beye aittir. )
Aynı gün akşam treniyle Ankara’ya hareket eder. 25 Mayıs Perşembe günü sabahı, Prof Shwartz’ı istasyonda Prof. Malvhe karşılar, doğrudan Milli Eğitimin genç Bakanın ile tanışır, toplantıya girerler. Toplantıdan sadece altı gün sonra, okulların tatile girmesinin hemen ertesi günü, 1 Haziran günü Meclis ‘Üniversite Reformu Kanunu’ kabul eder. Reformu hazırlayanlar ’yeni kadro’ için Temmuz ayını beklerler ve Temmuz ayında ikinci defa Prof. Phillipp Schwartz Ülkemize gelir.

Bu gelişini yine onun anlatımı ile alalım. ‘25 Temmuz 1933’te İstanbul’a vardım. Bu sefer beni karşılayan Milli Eğitim Bakanı (Dr. Reşit) şaka yollu “Tehlikeli bir komünistsin” dedi. ( Prof. Shwartz Almanya’da Komünist olmakla suçlanmış bir sosyalistti) Güldük. Bana Berlin Charité Hastanesi’nde cerrahi profesörü Rudolf Nissen eşlik ediyordu. Kendisine İstanbul Üniversitesi cerrahi anabilim dalı başkanlığı teklif edildi”.
Ağustos ayında ‘Darülfünün’ tabelası indirilerek yerine ‘İstanbul Üniversitesi’ yerleştirildi.

Reformun son aşaması uygulamaya geçildi, iki yüze yakın ‘Hocanın’ işine son verildi Bazı asistanlar duygusal davranarak hocalarına haksızlık edildiğini düşünerek kendileri ayrıldılar.
27 Ekim 1933 günü gemiyle İstanbul’a geldi Philipp Schwartz ve arkadaşları. Ertesi gün Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras onları Dolmabahçe Sarayı’nda ‘Cumhuriyetin Onuncu Yıl’ Balosuna davet etti. Schwartz o gün baloda olan arkadaşı Hukuk Profesörü Hirsh’e duygularını şöyle aktarıyor: ‘… Ve işte buradayım, Alman topraklarında Yahudi olduğu için hor görülen, görev yaptığı pozisyonlardan kovulan mülteci’.
Avrupa Ülkelerinde ‘Tutucu Üniversite Öğretim Görevlileri’ nedeniyle çok zorlukla gerçekleştirilebilen Üniversite Reformu Ülkemizde, Cumhuriyetimizin Onuncu Yılına işte böyle ‘Sessizce’ yetiştirilmesinin hikayesi burada bitiyor.
Yolunuz Platterstarsse’ye düşerse aşağıya fotoğrafını aldığım 52 numaralı evin üzerinde iki plaka gözünüze çarpar..

Köşeye yerleştirilmiş küçük plakada ‘Brahms’ın ve ünlü cerrah ‘Billroth’ un bu evde yaşadığı yazılıdır.

Ondan biraz daha büyük olan plakanın fotoğrafını aşağıya alıyorum.

‘…1933 .yılında Philipp Schwartz bu binada yaşamış ve ‘Acil yardım Bürosunu’ bu binada oluşturmuştur…’ yazısını göreceksiniz.
Bu yazıda geçen üç insandan Prof. Albert Machle ilerleyen yıllarda iki defa Nobel Barış Ödülüne aday gösterildi.
Prof. Philipp Schwartz ilerleyen yıllarda Türk vatandaşı oldu, ancak daha sonrasında Ameria onu elimizden aldı.
Yolunuz Frankfurta düşerse Frankfurt Hastanesinin bahçesinde aşağıdaki anıtı göreceksiniz. Anıtın üzerinde onun yardım ettiği 1700den fazla bilim adamının adlarından oluşturulmuş kensi profili yer almakta.

Bakanımız Reşit Bey, Üniversitenin açıldığı yılın kışında aşağıda fotoğrafta gördüğünüz ailesini bir sandal gezisine götürür.

Kuvvetli bir dalganın çarpması ile denize düşen en küçük kızını kurtarmak için anında suya atlar, onu çıkarır. Soğuk deniz sonrası zaten Kafkas Cephesinden tahribatlı ciğerleri fazla dayanmaz, Bakanlıkta bir yılı bile doldurmadan aramızdan ayrılır. Geride tüm kazandıklarını harcadığı ‘yüzlerce kitaplık’ bir kütüphane dışında hiçbir şeyi yoktu.

İkinci Caddemize gelince, bu sessiz reformun ‘yürekli’ Bakanı Dr. Reşit Galip için Kavaklıdere den Çankaya’ya çıkan yokuş caddeye onun adı verilmiştir. Belki Caddeden geçerseniz bu yurtsever insanı hatırlarsınız.
Yazımın başında paylaştığım ‘Andımızın’ yazarı Dr Reşit Galib’i sizlerle paylaşmak istedim.
Sağlıkla ve Bilgi ile kalmanız dileklerimle,
( Milli Eğitim Bakanı Esat Bey’in anıları ‘Hocam’ adı altında YKY da yayınlandı. daha fazla bilgiyi, Sayın Prof. Dr. Nadir Paksoy’un İnternet ortamındaki yazılarda bulabilirsiniz)
M. Meran Pakel
Dalyan, 14.12.2023
328 (49/23)

Akademiye çok saygılı ve hergün geçtiğim , halk arasında Reşit Galip olarak kısaca adı geçen caddede hocamızı andığım bir Tıp Fakültesi mezunu olarak Billroth ve Schwartz’ı bilen birisi olarak çok teşekkür ederim.
Bu kıymetli çalışmayı paylaştım.
LikeLike