Bir Doğum Gününün Hatırlattıkları

Bugün sizlerle geçmişe gidiyoruz. Tam 130 sene öncesine… 20 Şubat 1889 yılında çok soğuk bir kış geçiren İstanbul’da zayıf bir çocuk dünyaya geldi. Çok küçücükken annesini kaybetti.O yıllarda, doğumdan bir müddet sonra bebeğin veya annenin ölümünün nedeni “Tıp Bilimi” eksikliği değil, “Kader” olarak adlandırılıyordu. bebeği büyük annesi büyüttü, babasının işleri nedeniyle gittikleri Şam’da okudu. Okumaya meraklı bu genç Fransızca, Almanca ve Latinceyi burada öğrendi. O. çocukluktan beri içini kavuran bir mesleği istiyordu. Doktor olmak..Çok değil bundan yüz on yıl öncesi , koca Osmanlı İmparatorluğu sınırları içerisinde sadece bir tane Tıp eğitimi veren kurum vardı, o da halka değil Askeriyenin ihtiyaçları içindi, adı da Gülhaneydi. Hayata tutunan bu çelimsiz genç sabır ve inatla istediğini elde etti. 1910 yılında yirmi bir yaşında okulu bitirdi. Okulu bitirmek yetmedi, o doktorların yanaşmak istemediği konulara girdi. Deri hastalıkları, frengi ve cinsel hastalıklardan askerlerin neler yaşadığını görmüştü. Birinci Dünya Harbinde Edirne Askeri hastanesindeydi. Savaştan sonra Macaristan ve Almanya’ya gitti. 1919 da bütün öğrendikleriyle İstanbul’a döndü. Ülkenin kaderi bilimle değişiyordu. Haliçteki Hasköy Cinsel hastalıklar hastanesinde baş hekimdi, Vakıf Gureba hastanesinde çalıştı, Tıp Fakültesinde dersler verdi, artık isminin önünde Prof yazısı vardı. O yakında yüzüncü yılını kutlayacağımız Cumhuriyetimizin “İlk Dermatoloğu” oldu. Adı Hulusi Behçet’ti.

Bugün onu bütün dünya tanıyor. İyi bir Patolog’du, bulduğu hastalığa ve tedavisine onun adını verdiler. “Behçet Hastalığı”.

Bu yazı burada bitmiyor, daha önce yazdığım bir yazıda usta karikatüristimiz Ramiz Gökçe’den bahsetmiş ve Öğretmen okulunda yurt dışı sınavlarını kazandığını ama sağlık nedenleriyle gidemediğini yazmıştım, şimdi yeri geldi, yazayım. Ramiz Gökçe o zamanki adıyla “yüz veremi” diye adlandırılan ve yüzünde hiç geçmeyen büyük bir kızarıklık, bir leke ile uğraşıyordu. Bu leke yüzünden utanç içindeydi, hiçbir kız arkadaşı olmadı. O güzel ve estetik kadınları çizen Ramiz gerçekte yalnızdı. Ne zamana kadar ?. İşte bu sorunun cevabını onunla yıllarca birlikte çalışan Akbabanın sahibi Yusuf Ziya Ortaç “Bizim Yokuş” adlı kitabında anlatıyor, aynen alıyorum.

“Çocukluğunda sol yanağı yüz veremi olmuş onun için yüzünü beyaz bir tülbentle sarardı daima. Profesör Hulusi Behçet karar vermişti iyi edecekti onu. Dünya Tıp edebiyatına adı geçmiş bir doktorumuzdu Hulusi Behçet, büyük bilgisine büyük kalbini de kattı ve tedaviye başladı Ramiz’i. Bir ay iki ay değil, Bir yıl iki yıl da değil, yıllarca. Yüzündeki bütün yaralar kapandı ve iyi oldu nihayet. Ama güzel ince yüzünü saran tülbent onun derisi olmuştu sanki.. Bir türlü sökemiyor atamıyordu. Sokağa onsuz çıkmak çıplak çıkmak gibi, zordu Ramiz için. O bu zorluğu bir aşk uğruna yendi.”

Yazımı arkadaşı Bülent Şeren tarafından yapılan portresiyle bitiriyorum. Bugün doğan çocukların içinden, nice Hulusi Behçet ve Ramizlerin umuduyla..

M Meran Pakel

Dalyan, 20.02.2019

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s