Bir Otelde Geçmişi ve Tarihi doya doya yaşamak

2006 yılında ilk defa gittiğim Halep’te “Ramsis Otel”in alt salonunda kahvelerimizi içerken Haldun Beyle konuşuyoruz. Haldun Mısri, Halepli inşaat mühendisi, oturduğumuz yerden tam karşımızdaki yukarıda resmini gördüğünüz binayı gösterdi. “1930′ lu yıllarda bu karşıdaki binanın caddeye bakan tarafı çok güzel pastane ve kafelerle doluydu. İnanması zor ama şık kadınlar, kibar beyler, hepsi bu caddede dolaşırdı.” Binanın taş kaplı duvarları is ve kurumdan doğal rengini kaybetmişti, koyu yeşil panjur ve kepenkleri uzun zaman önce boyanmış olmalıydı, yıpranmıştı, bu eski bina ilk gördüğüm anda benim ilgimi çekmişti. “Bu önümüzdeki caddenin adı ‘Şaare Baron’ yani Baron caddesi, adını bu binadan alıyor.” Biraz durduktan sonra ekledi, “Atatürk bu binada kaldı”. Daha sonra işle ilgili konuştuk ama aklım o binadaydı, ayrılır ayrılmaz yerimden kalktım, caddeyi geçtim, sol taraftaki üzerinde “Baron Otel ” yazılı demir parmaklıklı açık kapıdan içeri girdim, iç avludaki geniş taş basamaklı merdivenleri çıktım, binanın önünde orta kapıya doğru yürüdüm. Giriş kapısının her iki yanında emaye plakalar üzerine işlenmiş çeşitli seyahat firmalarının adları vardı, söylememe gerek yok bu firmalar çoktan tarih olmuşlardı. Kapının üzerinde kireçtaşına oyulmuş Latin harfleri ve Arapça ile yazılmış yazıyı okudum. ( Kendi fotoğraflarımdan bulamadım, otelin sitesinden alıyorum )

Dış kapıdan içeri girince yerler benim çocukluğumdaki İstanbul gibi mozaik renkli desenli karolarla kaplıydı.

Gördüğünüz resimdeki bayanın durduğu yerde “Resepsiyon” var, fotoğrafta görülmüyor. Doğruca onun yanına gittim. Gözlüklü , yaşlıca bir beydi, çok çabuk arkadaş olduk. Türk olduğumu söyledim, hiç üşenmedi, yerinden kalktı ve gördüğünüz merdivenlerden yukarı çıkardı ve bir odanın kapısına geldi, anahtarla açtı. “İşte Atatürk burada kaldı” dedi. Oda numarası 201 idi ve aralıklı zamanlarda da olsa beş sene boyunca otele her gelişimde bu odayı istedim.

Odaların içi olduğu gibi korunmuştu, gardıropların kapakları gıcırtıyla açılıyor, çekmeceler zor çekiliyordu, yerdeki kırmızı desenli el halısı oldukça eskiydi. Benim kalmaya başladığımdan iki veya üç sene sonra odaları tek tek elden geçirdiler, mobilyalar ve duvarlar boyandı. Yukarıdaki resim boyadan sonra çekildi. Şanslıydım, o eski haliyle doya doya yaşadım. Tekrar ana girişe dönersek, sağ tarafta oturma salonu var, bu salonda eski yıllarda otelde konaklayan, çoğu ünlü müzisyenlerin gece konserler verdiği bir piyano var, öylece duruyor bir kenarda, camlı vitrinde ise Lawrence’nin imzaladığı bar fişi. Ana kapıdan girişte, benim en sevdiğim yere, soldaki yüksek kapıdan giriyorsunuz.

En yukarıdaki resimde gördüğünüz bu salon bir zamanların en tanınmış insanlarını ağırladı, şu anda yer yer yırtılmış o deri koltuklarda Bay ve Bayan Roosevelt’in oturduğunu söylesem, sol yandaki yuvarlak masa Agathe Christie ve arkeolog kocasının vazgeçemedikleri yerdi, kağıtlar ve notlar masaya saçılırdı. Ya Freya Stark, bu alımlı ve gözü pek kadın erkeklerin gitmeye cesaret edemedikleri yerlere giden ve yirmiden fazla kitap yazan (çoğu Türkiye ile alakalı ama ne yazık ki hiç biri tercüme edilmedi, umarım biri başlar ) barın önündeki yuvarlak tabureleri severdi. Bense, hemen kapı girişinde sol taraftaki deri koltuğa oturur, gözümün önünden tanıdığım, tanımadığım ünlülerin geçişini düşlerdim. Oturduğum yerde bazen içeri giren yeni zengin turistlerin aşağılayıcı bakışlarını gördüğümde sorardım David Rockefeller’i tanıyor musunuz. “Tabii ki tanıyoruz. Dünyanın en zengini değil mi o” “Evet, işte o şu salonda karşımdaki koltukta oturmuştu” şaşkın bakışlarını görürdüm. Otel Londra’dan kalkan ‘Orient Ekspres’in devamıydı. Bağdat’a kadar giden bu yolculukta, Halep gizemli bir şehir, doğuya açılan bir pencere gibiydi.

O günlerden kalma afiş üst kat salonunda asılıydı. Atatürk’ün odası ön cephede en soldaki odaydı, Suriye lideri Başer Esad’ın babası ise binanın sağ yan cephesindeki odasında kalmıştı, hemen yanında Agathe Christie. Yan bahçeye bakan bu odada ‘Orient Expresinde Cinayet’ romanının ilk bölümünü yazdığı söyleniyor. Arap Lideri Cemal Nasır, Fransız işgalinde Charles de Gaulle burada kalmışlar. Daha sonra iyi arkadaş olduğumuz resepsiyonist yaşlı Ermeni bana eski kayıtların olduğu yıpranmış defterleri gösterdiğinde heyecanla bakmıştım. Şimdi ne oldu o defterlere.. İngiliz casusu Gertrude Bell anılarında, otelde bir gece sabaha kadar oturup Faysal’ın odasında, Orta doğunun yeni haritasını cetvelle nasıl çizdiklerini “yorulduk ama sonunda başarmıştık” notlarıyla yazıyor..

Benim kaldığım yıllarda üçüncü kuşak Armen otelin sahibiydi, hiç konuşmadık, eşiyle ve yanından hiç ayırmadığı sevgili iri köpeğiyle gezerdi. Tüm otel personeli barmen hariç Ermeniydi, hepsinden sıcak ilgi gördük, belki bir başka yazımda Halep’teki Ermeni dostlarımı yazarım. İç savaş başladığında, hep orada tanıdığım insanları düşündüm. Otelin iki sokak ötesine kadar yaklaşan bu savaş sona erdi, Halep temizlendi. Otelin yeniden açıldığını duyduğumda gözlerim yaşardı, acı ve üzüntü içinde köpeğiyle oteli terk etmeyen Armen’i düşündüm ve savaşa lanet okudum.

Karşıyaka, 03.04.2019

M Meran Pakel

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s