Bir İlkbahar Sabahı…

Sanıyorum bu sözler size bildiğiniz bir şarkıyı hatırlatmıştır;

Bir İlkbahar sabahı, güneşle uyandın mı hiç ?

Çılgın gibi koşarak kırlara uzandın mı ?

Öyleyse hiç sevmemiş sevilmemişsin gönül sen

Bu şarkının hüzünlü bir hikayesi vardır. Kendisi Anestezi Uzmanı olan Dr. Bekir Mutlu’dan dinlemiştim yıllar önce. Hanımı hastanede yatmaktadır, yanından ayrılmayan eşi umutla bir gün gözlerini açmasını beklemektedir, ve o bekleyiş sonunda gerçekten bir sabah hanımı gözlerini açar. Eşi dışarı koşar, hastanenin merdivenlerine çöker, sessiz Ankara sabahında uzakta güneş doğmaktadır. İşte bu satırları o zaman kaleme alır. Şarkıyı böyle dinleyince çok daha anlam kazanıyor. Yıllar sonra yeğenim Arda’nın düğününde tekrar karşılaştık. O gün onun için yazdığı şiiri okudu.

Fakat bugün anlatacağım başka bir ilkbahar sabahı, o ilkbaharda aşağıda gördüğünüz evde kirada kalıyoruz. Küçücük kutu gibi bir ev zaten semtin

adı ‘Küçükevler’, daha sonra ‘Yukarı Bahçelievler’ ve en sonunda ‘Bahçelievler’ oldu. Bizim sokağın arkasında son bir sokak daha var, 17. sokak ve ondan sonrası göz alabildiğine boş. Uzakta Tank Okulu, Muhafız alayı, Süvari birliği var. 1957 seçimleri biteli üç yıl geçmiş. Aşağıya o seçimde Bahçelievler Camisinde oy kullanan mahalle halkının resmini ekliyorum.

Seçimleri Demokrat Parti ezici bir çoğunlukla almış ama nedeni belli, İstanbul ve Ankara’da yaşananlardan tüm diğer şehirler habersiz. Haberler sadece radyodan ve o da devlet kontrolünde. İki büyük şehir kaynıyor, kimsenin haberi yok. İstanbul’da Marmara sinemasının önünde talebeler polis tarafından sıkıştırılıyor, kurşun yağmurunda genç bir üniversiteli oracıkta ölüyor. Yaralılar var, kaçışan kaçışana, aylar sonra öğreniyoruz ki teyzem ve anneannem o sırada alış veriş için çıktıkları Beyazıt’ta oradalar.

İstanbul Üniversitesi Rektörünü Polis yerde sürüklüyor, yakası kanlar içinde. Ankara’da her gün bir olay var. Toplum Polisi yeni kurulmuş o sırada, gençler bu polislere ‘Fruko’ adını takmış. Fruko, meşrubat sanayiinin ilk ürünlerinden. kenarları açık olan yüksek araçlarda paralel sıralar halinde taşınıyorlar. Toplum polisi de benzer araçlarla taşındığı için böyle bir isim ile anılır oldular.

Kızılay’da otobüs bekliyorum, şimdiki İş Bankasının önünde, İsmet Paşa gözüktü Bulvarın başında ve ortalık karıştı. “Hürriyet istiyoruz” diye bağrışan halkın üstüne Frukolar ellerinde coplarla saldırdı. Kaçan kaçana ben de bir direği kendime siper aldım. İsmet Paşanın etrafını saran gençler onu oradan uzaklaştırdılar. Bugün düşünüyorum, bir tek koruması bile yoktu. Artık sokağa çıkma yasağı vardı. Gece saat dokuzdan sonra sokakta sadece atlı devriye polisler geziyordu. Televizyonun olmadığı devirde tüm yaşantının sosyal birliktelik olduğu bir mahalledeydik. En büyük keyif aşağıdaki resimdeki gibi toplantılar ve yemeklerdi, yalnız bizde değil tüm Ankara böyleydi.

1954 yılı sokak sakinleri toplantısı

Ankara’da Meclis kendi yetkisinin üzerinde bir ‘Tahkikat Komisyonu’ kurmuş, adeta sorgusuz infaz yapacak yetkilerle donanmıştı. Meclis karıştı. Olayları anlatmak için yola çıkan İsmet İnönü Uşak’ta saldırıya uğradı, Kayseri’de Himmetdede istasyonunda durdurulan treninde linç edilmek istendi. Uzatmayayım, bir şeyler olacağını hissediyorduk, evde artık annem babam bile fısıltıyla birbirleriyle konuşuyordu, endişe içindeydiler. Bir Cumartesi öğleden sonra Mahalle arkadaşım Fethi Deliveli ve Savaş Güvezne ile Kızılay’a gidiyorduk, yol kapandı. Harp Okulu talebeleri sessiz bir yürüyüş yapıyordu. Çanlar artık çalmaya başlamıştı. 26 Mayıs günü okulda, Matematik öğretmenim Niyazi Elmacıoğlu “Yarın herkes defterini getirsin, defterlere not vereceğim, defter notu ve imtihan notu ortalaması sizin geçme notunuz olacak” dedi. İyi niyetle, durumu zayıf olan talebelerin, en azından defterleri ile onlara kurtarma şansı tanıyordu. Ama benim için durum farklıydı. Benim defterim yoktu, hiç not tutmamıştım. Sınıf arkadaşlarımdan, bugün yanılabilirim ama galiba Belma Bozbay’ın defterini aldım. Çok güzel not tutmuştu. Eve gelince defteri önüme koydum. Bir gecede bu kalın defter yazılabilir miydi ? Defter bana ben ona bakıyordum, sonunda ne olursa olsun dedim, kalmayı göze almıştım, defteri bıraktım ve yattım. Gece saat üç civarında önce uykuda duyduğumu sandığım seslerle uyandım. Sesler dışarıdan geliyordu, koridordaki soluk gece lambasının ışığında salona yürüdüm, annem ve babam oturuyorlardı. Babamın ilk sözünü hiç unutmadım. “Korkma , ihtilal oluyor.” Dışarıdan hızla geçen tankların paletlerinin çıkardığı o uğultulu gıcırtılı sesi, yan yana dizildiğimiz balkon penceresinden seyrediyoruz, tanklardan sonra cipler süvariler.. Radyo açık ama hiç ses yok.. Saatlerin nasıl geçtiğini anlamadık. Artık okul da yoktu, defter de.. Sabahın ilk ışıkları görülürken radyodan kalın güçlü bir ses duyuldu. “Türk Silahlı Kuvvetleri şu andan itibaren idareyi eline almıştır. Nato’ya Sento’ya bağlıyız…” devam ediyordu. Ama ötesini dinlemedik. Kapısını açan sokağa çıkıyordu. Sabah sabah tek bir ses halinde bağırıyorlardı. “Yaşasın özgürlük” Sokaklarda çınlayan bu halkın sesiydi.

M. Meran Pakel

Dalyan, 27.05.2019

1 Comment

  1. Sizlerden 10 yıl sonra katıldım bu hayata. Ancak anneanne evindeki lambalı radyo gibi bazı sıcaklıkları yakalama şansım oldu. O günlerin çocukluk anıları hala bugünümü süsler. Özel Yükseliş koleji orta kısımda öğrendiklerimi sonraki hayatımda kullandığım; kağıttan şablon üzerinde daktilo yazmayı , işletme defteri tutmayı öğrendiğimiz , bebek yıkamayı, yama yapmayı, düğme dikmeyi, nakış işlemeyi öğrendiğimiz derslerimiz bizim de vardı.
    Çok teşekkürler, kaleminize sağlık

    Like

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s